Descartes hangi ünlü veczi ile tanınmaktadır?
Yayımlanmış cevap
Descartes, "düşünüyorum o halde varım" sözleri ile tanınmaktadır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Soru arşivi yükleniyor…
Sorular yükleniyor…
Sınav ve konu sorularıyla çalış. Cevabını kontrol et, zorlandığın soruları kaydet ve yeniden çöz.
572 sorunun metninde arama yapabilirsin.
Diğer 3 görselli soruları kendi sayfalarında çözebilirsin.
Kendi cevabını düşün, sonra yayımlanmış cevapla karşılaştır. Değerlendirmeyi sen yaparsın.
İlerleme yükleniyor…
Descartes, "düşünüyorum o halde varım" sözleri ile tanınmaktadır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Immanuel Kant'ın fikirleri, etik, metafizik ve epistemoloji alanlarında etkili olmuştur.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kant’ın bu hamlesinin ardında yatan gerekçeyi anlamak zor değildir. Yalnızca fizik kanunlarının egemen olduğu bir evrende doğa, her tür devinimi ve eylemi fiziksel zorunluluk çerçevesinde belirler. Elimizden bıraktığımız bir elmanın zorunlu olarak yere düşmesi, kalbimizin düzenli bir şekilde kan pompalaması zorunlu devinimlerdir ve istemden bağımsızdır. Fizikselliğin içinde özgür irade olamaz. Ancak eğer varlık alanında fiziksellik dışında hiçbir kanun veya kural yoksa, insanlar da fiziksel veya mekanik nesnelere dönerler. Böyle bir durumda örneğin, dünyadaki adaletsizlikleri veya zalim insanların eylemlerini yalnızca fizik ya da fizyoloji ile açıklamak durumunda kalırız. Ancak böyle bir tabloda sezgilerimize aykırı bir yön olacağı açıktır. Özgür iradenin veya tercihlerin olmadığı yerde, etik (veya ahlaki anlamda doğru ve yanlış), anlamını tümüyle kaybeder. O hâlde, insanın “gerçekliğini” yalnızca fiziksel kanunlara başvurarak açıklayamayız. insan bedeni elbette fiziksel kanunların etkisi altındadır; ancak akıl sahibi bir varlık olan insan, ahlaki olarak seçim yapma ve karar verebilme kapasitesine de sahiptir. Bedenimiz yer çekimi kanunlar›na uymama gibi özgürlüğe sahip olamaz fakat ahlaki yönümüzün açıklaması fiziksel kanunlar yoluyla de¤il “evrensel ahlaki kanunlar” aracılığıyla yapılabilir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kant usçu bir düşünür olsa da, özelikle Hume’un deneyimciliğinden oldukça etkilenmiştir. Kant’ın Hume’a katıldığı en önemli nokta, “insan aklının deneyime hiç başvurmaksızın bazı evrensel veya metafizik doğruları keşfedebileceği” tezinin kabul edilemez bir düşünce olduğudur. Bilindiği gibi, Platon’dan Descartes’a (ve hatta Locke’a) uzanan çizgide metafizik fikirler üreten düşünürler, insan aklının algılara veya deneyimselliğe dayanmaksızın gerçekliğin yapısına dair önemli keşifler yapabileceğini, örneğin tözsel düzeni anlayabileceğini varsaymıştı. Kant’a göre, bu tür çabalar, ya insan bilgisine ilişkin şüpheciliğin güç kazanmasına ya da dogmatik düşünce sistemlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kant’ın temel amaçlarından biri, bu karamsar tablo karşısında yapıcı bir perspektif sunabilmektir. Hume’a göre biz temel olarak iki tür bilgi sahibi olabiliriz: Duyu verilerine dayanan deneyimsel bilgi ve mantıksal (veya “biçimsel”) bilgi. Eğer bu doğruysa, metafiziğin veya genel olarak felsefenin herhangi bir bilgi verme olasılığının olmadığı ortaya çıkar. Bunun nedeni, felsefe yaparken kullanılan önermelerin ne dünyada gözlemlenebilen olgulara ne de mantıksal bağıntılara karşılık gelmesidir. Kant, deneyimciliğin bu yönüne karşı çıkar ve felsefenin (veya metafiziğin) olanaklı olduğunu savlar. Bu tavır Kant’ı epistemolojik açıdan deneyimcilerden ayıran en önemli noktadır. Özetle, Kant’ın felsefesinin önemli bir sentezi hedeflediğini söyleyebiliriz. Kant bir yandan deneyimciliğin eleştirel bir tarzda gündeme getirdiği bazı önemli konuları ve sonuçları kullanırken, bir yandan da deneyimciliğin eksik bıraktığı veya tam açıklayamadığı bazı felsefi noktaları sistematik ve gerekçelendirilmiş bir şekilde ortaya koymayı ve savunmayı amaçlamaktadır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kopernik, gök cisimlerinin gözlemcinin çevresinde döndüğünden yola çıkmak yerine, gözlemcinin kendisini döndürüp güneşi sabit tutmayı denemiş ve daha başarılı bilimsel sonuçlar elde etmiştir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kant’ın önerisi, daha önce denenmemiş bir “düşünsel deney” yapmaktır. Bu deney, aynı Kopernik’in dünya merkezli astronomik sistem yerine güneş merkezli sistemi önermesi gibi, nesne merkezli metafizik projeler yerine, öznenin bilişsel rolünü merkeze alan bir kuram öne sürmektir. Kant’ın devrimsel görüşüne göre, bilen özne edilgen değil etkendir. Başka bir deyişle, “öznenin zihinselliği” bizim neyi nesne olarak aldığımız ve bildiğimiz konusunda belirleyici bir rol oynar. Bu anlamda, geleneksel epistemolojik görüşler önemli bir hata yapmaktadırlar.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Hume’un ve diğer deneyimcilerin haklı olduğu bir nokta, bilginin “malzemesinin” (veya maddesinin) algı verileri yoluyla geldiğidir. Ancak o ham maddeyi işleyecek olan bilişsel mekanizma, ham maddeden ayrı düşünülmesi gereken bir olgudur. Algısal verileri işleyen zihinsel mekanizma, bizim beş duyu aracılığıyla dışarıdan alabileceğimiz bir şey değildir. Bu mekanizma, tüm normal insanların doğumla birlikte getirdikleri bir yapı olmak zorundadır. O hâlde, Kant’a göre, Locke’ın benzetmesi hatalıdır: Zihnimiz doğum anında bir “boş levha” olamaz. Başka bir deyişle, zihnimiz organize edeceği ham maddeyi dışarıdan alabilir ancak organize eden zihinsel sistemin işleyiş ilkeleri deneyimsel yollardan öğrenilemez.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kant’ın bu önemli fikrini iyi değerlendirebilmek için, nesne kavramı konusunda sahip olduğumuz sağlam alışkanlıklarımızı bir süreliğine bir kenara bırakıp farklı bir perspektiften bakmaya çalışalım. Biz bilişsel açıdan sınırlı varlıklarız. O anlamda, hem duyu organlarımızın hem de aklımızın işlevlerine, türsel kısıtlamalarımız ve sınırlarımız çerçevesinde yaklaşmamız daha doğru olur. Örneğin, eğer beş yerine üç tür duyumuz olsaydı, çevremizdeki nesneler çok daha farklı görünebilirdi. Eğer dokuz duyusu olan canlılar olsaydık, bilgi dünyamız bambaşka olurdu ve nesneler de nitelik açısından tahminen bize daha “zengin” görünürdü. Fakat ilginç bir şekilde, biz genellikle sınırlı bilişsellikte oduğumuzu gözden kaçırmaya ve algısallığımızı mutlak bir durum gibi almaya eğilimliyizdir. “Nesne” biz insanlara nas›l görünüyorsa, aslında da öyledir türünden bir varsayımla dünyaya yaklaşırız. Ancak bir yandan da, gece görüş yeteneğimizin ve işitsel kapasitelerimizin memeli hayvanlar arasında bile “en üstün düzeyde” olmadığını gayet iyi biliriz. Bu durum, hem epistemolojik hem de ontolojik açıdan kritik bir noktaya işaret etmektedir. Eğer konu üzerinde tutarlı olmaya çalışırsak ve (Kantçı açıdan) biraz derin düşünürsek, alışılmış düşüncelerle çelişen şöyle bir sonuca varabiliriz: Sınırlanmış olan yalnızca bilgimiz değil, aynı zamanda bize nesne olarak görünen şeylerdir
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kant’ın görüşüne göre, bizim sınırlanmış varlıklar olmamız yalnızca bilgi konusunda değil varlık konusunda da önemli sonuçları olan bir olgudur. Kant’a göre, bize görünen dünya ve onun nesneleri bizim bilişsel sınırlarımız tarafından şekillenmiş ve sınırlanmış olarak karşımıza çıkmak durumundadır. Ancak Kant açısından bunun öznel veya kişinin şartlarına bağlı bir durum olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Kant’ın kastettiği, sonlu ve sınırlı her varlık türünün “nesne” olarak aldığı şeylerin o türün zihinsel özellikleri tarafından belirlenmek durumunda olduğudur. Elbette bizim bir tür olarak nesneyi bilişsel yollardan sınırlandırıyor ve belirliyor olmamız, o nesneyi yaratıyor olduğumuz anlamına gelmez. Kant’ın söylediği şöyle anlaşılabilir: Eğer hepimiz bebeklikten itibaren ve sürekli olarak pembe gözlükler takıyor olsaydık, dünyanın bize görünen nesneleri o yolla bilgisel açıdan “sınırlanmış” ve “belirlenmiş” olurdu; ancak gözlük takma işlevinin nesneleri öznel bir şekilde “yarattığını” iddia etmezdik. Kant’ın da kastettiği, aslında varlık alanının kendisi olarak (veya “kendi içinde”) var olduğu, ancak bizim onu “olduğu gibi” anlayamayacağımızdır. Kant’ın “Kopernik Devrimi”ni şimdi daha iyi açıklayabiliriz. Kant’a göre bizim zihnimizi nesnelere uydurarak algıladığımız ve anladığımz fikri son derece yanıltıcıdır. Tam tersine, eğer bir nesne bize belli bir nesne olarak görünebilmişse, bunun nedeni nesnenin bizim sınırlarımıza uygun hâle gelmesidir. Bir nesne, diyelim, bana “ağaç” olarak görünürken başka bir varlığa –ki bu mutlaka dünya üzerinde yaşayan bir varlık olmayabilir– çok daha farklı bir şekilde görünebilir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Analitik-sentetik ayrımı, cümle yapısı ile ilgilidir. Analitik cümleler dünyaya ilişkin yeni gözlemsel bilgi içermezken, sentetik cümleler yüklemleri öznede içerilen bilgilerin ötesine geçen cümlelerdir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kant’ın görüşüne göre, sentetik a priori önermeler hem boş bir mantıksal yargıdan ibaret değildir hem de evrensel ve kesin bir şekilde doğrudur. Ancak buradaki “evrensel” ve “kesin” kavramlarının insana göre olduğunu vurgulamalıyız. Farklı varlık türlerinin sentetik a priori önermeleri tahminen farklı metafizik ilkeler içerecektir. Bu anlamda sentetik a priori her bilişsel varlık türü için farklı biçimlerde ortaya çıkacaktır. Bizim sentetik a priori önermelerimiz veya ilkelerimiz bizim algıladığımız dünyayı ve bizim bilişsel normlarımızı belirler.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Usçular bilgimizin biricik kaynağının algılar olamayacağını savlarlar. Daha açık olarak, bilginin olanaklı olabilmesinin temel koşulunun aklın doğuştan getirdiği belli kapasiteler veya kavramların varlığı olduğunu öne sürerler. Yukarıda da açıkladığımız gibi, önemli bir anlamda, her kavram “düzenleyici” ve “şekillendirici” bir işleve sahiptir. Ancak usçulara göre; her kavram veya kategori aynı nitelikte değildir. Usçular açısından, deneyimciliğin en büyük eksikliği algı verilerinin karmaşık dünya bilgisine nasıl dönüştüğünü tatmin edici bir şekilde açıklayamayacak olmasıdır. Hume gibi deneyimciler doğal olarak bu fikre karşı çıkacak ve Kant gibi metafizikçilerin gerekçelendirilmesi olanaksız tasarımlar icat ettiğini söyleyecektir. Bilginin kaynaklarına ve yapısına ilişkin bu tartışma günümüzde de türlü biçimlerde sürmektedir. Deneyimci düflünürler sürekli olarak bilginin temeline algı verilerini veya deneyimi yerleştirirken, usçular bu felsefi tablonun yetersizliklerine işaret etmektedirler. O yüzden, bu epistemolojik tartışmanın felsefe tarihinin tozlu arşivinde kaldığını düşünmek hata olur.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Bunu yapabilmek, zihinsel olarak bize verilerin dışına çıkıp gerçekliğe bakabilmeyi gerektirir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Problem çözme etkinliğidir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Algı verilerinin ne anlama geldiğini çözmeye ve nesneleri tanımlamaya çalışırlar.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Temsilcilik görüşü
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
İki boyutlu retinalara düşen ışıktan veya görüntüden üç boyut algısının nasıl oluştuğuna ilişkin bir ipucu: iki gözümüzü bir noktaya sabitleyip baktığımızda, retinalarda oluşan görüntüler birbirinin tam olarak aynısı değildir. İki göz arasındaki konum farkından dolayı, retinalardaki her bir görüntü diğerine göre “hafif yana kaymış” gibi durur. Ve bu fark hemen önümüzde duran nesnelere odaklanınca daha fazla, uzaklardaki nesnelere odaklanırken daha azdır. İki retinadaki görüntüyü karşılaştıran beynimiz, görüntülerin birbirinden farkının çok olmasını, “nesne yakında duruyor” olarak kaydeder. Bu, beynimizin derinlik algısını oluştururken kullandığı mekanizmalardan yalnızca biridir. Herkes tarafından bilinen bir diğer unsur “perspektiften gelen ipuçları”dır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Bizim deneyimlediğimiz dünyaya ait olan olgulara verilen genel addır. Daha geniş anlamıyla, metafizikteki “gerçekliğin kendisi” kavramından farklı olarak bizim gibi sonlu varlıklara “görünen” dünyanın betimlemesidir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Fenomen
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Başarı
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Yukarıdan aşağıya, yani genelden tikele veya varsayımdan olguya.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Güneş merkezli teori güneş ve ay tutulmaları, uzaklık açısı vb. gibi hususlarda daha iyi tahminlerde bulunduğu için
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Zihnin böylesi durumlarda belli karışıklıklar ve zorluklar yaşaması, insan beyninin algılama süreçlerinde – biz bilincinde olmasak da– oldukça karmaşık işlemler gerçekleştirmekte olduğunu ve beynin dünyaya ilişkin sahip olunan varsayımlar ışığında anlamlandırma ve tanımlama çabasına girdiği zamanlarda bazen sorunlarla karşılaştığını açıkça sergilemektedir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Locke’a göre nesneler ve onların birincil nitelikleri zihinden bağımsız olarak var olmalıdır. Hume’a göre ise idea’lar veya görüngüler gerçekten algılanıyor olsa da, onların nereden kaynaklandığına ilişkin akıl yürütmemiz olanaklı değildir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Bu durum, algının kendine özgü bir çeşit iç mantığı olduğunu ve bizim bazen düşünsel yollarla onun işleyişine etki edemeyeceğimizi göstermektedir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?