Soru arşivi yükleniyor…
Soru arşivi yükleniyor…
Sorular yükleniyor…
Sınav ve konu sorularıyla çalış. Cevabını kontrol et, zorlandığın soruları kaydet ve yeniden çöz.
195 sorunun metninde arama yapabilirsin.
Diğer 3 görselli soruları kendi sayfalarında çözebilirsin.
İlerleme yükleniyor…
Bir seçeneği işaretlediğinde cevap gösterilir. Klavyede Tab ile sorulara, ok tuşlarıyla seçeneklere geçebilirsin.
Soruyu oku ve A–E arasından cevabını seç. Seçiminden sonra doğru cevap gösterilir.
İlerleme yükleniyor…
Görseli tam boyutta aç ↗Görseldeki doğru seçeneğin harfini işaretle.
Sonraki görselli soru ↓
Görseli tam boyutta aç ↗Görseldeki doğru seçeneğin harfini işaretle.
Sonraki görselli soru ↓
Görseli tam boyutta aç ↗Görseldeki doğru seçeneğin harfini işaretle.
Kendi cevabını düşün, sonra yayımlanmış cevapla karşılaştır. Değerlendirmeyi sen yaparsın.
İlerleme yükleniyor…
Türk şiirinin tarihsel gelişiminde Batı edebiyatlarının etkisinin başladığı dönem olarak kabul edilen 19. yüzyılın ikinci yarısı, Türk şiirinin daha sonra göstereceği gelişimin de kaynağıdır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Edebiyat tarihlerinde “Tanzimat Dönemi” olarak adlandırılan ve Batı edebiyatlarının etkisinde geliştiği için klasik Osmanlı edebiyatından çok farklı özellikler gösteren yeni edebiyat anlayışı 19. yüzyılın ikinci yarısıyla başlatılır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Batı sanatında dengeden çok devinime, düşünceden çok duyuma, biçimlerin serbestçe yaratılmasından duyulan coşkuya önem veren, abartmalı, etkileyici, çelişkiden çekinmeyen sanat akımıdır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Hint tarzı anlamına gelen sebk-i hindî Hindistan’da, Babürlü Hint-Türk hükümdarlarının saraylarında Farsça yazan ozanlarca geliştirilmiştir. Edebiyatımızda XVII. yüzyıldan başlamak üzere etkisini göstermeye başlamış kimi şairlerimizde bütün özellikleri görülürken kimi şairlerimizi kısmen etkilemiştir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Avrupalı sefirlerin İstanbul’da bulunmaları ve kendi çevrelerinde oluşturdukları kültür ortamı, Batılı hayat tarzlarının ve kültürel unsurların tanınmasına olanak sağlamıştır. Bunun yanında ilk defa Sultan III. Ahmed zamanında Fransa’ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi’yle başlayan süreçte Avrupa’ya gönderilen Osmanlı elçilerinin hazırlamış oldukları raporlar ve sefaretnameler sadece askerî alandaki gelişmeleri değil, Batı ülkelerinin kültürel ve sanatsal alandaki durumu hakkında önemli bilgiler sunan kaynaklar olmuştur. Diğer taraftan İstanbul’un tarihsel zenginliğinden gelen kozmopolit yapısı içinde zaten gayrımüslimlerin, levantenler ve diğer azınlıkların oluşturdukları kültürel ortamda, Batı sanatının edebî veya görsel türlerinin canlı bir şekilde yaşadığı bilinmektedir. Bütün bu etkilere Osmanlı padişahlarının özellikle II. Mustafa’dan itibaren Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip eden, teknik ve askerî alanlardaki etkilenmelerle beraber kültür ve düşünce açısından Avrupa’ya yakın Osmanlı bürokratlarına üst derecelerde görev vermeleri de katıldığında 19. yüzyılın ilk yarısında zaten Osmanlı kültürünün Batı kültürüyle yoğun bir temas içinde olduğu görülür. Bu temaslar siyasi ve askerî boyutuyla olduğu kadar kültürel, toplumsal ve sanatsal boyutuyla da yeni bir dönemi başlatır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kaleme aldıkları şiirleri makam sahiplerine takdim eden şairler ister istemez muhataplarına karşı övgüler sıralamak zorunda kalmışlardır. Bu durum şairin sanatsal özgürlüğü ve özgünlüğünü engellemiş, kendi benliğini bulmasına izin vermemiştir. Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren bazı şairlerin bu ilişki biçiminin dışına çıkmaya başladıklarını gösteren örneklere rastlamak mümkündür.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Bunun başlıca sebebi klasik Osmanlı şiirinin doğuşundan itibaren yerli olmayan kültürlerden beslenmesidir. Şiir, aydın ve okumuş çevrelerin uğraştığı özel bir alana dönüşürken klasik şair, halk şiirine sırtını dönmüş, kurduğu dil ve imge dünyası içinde mutlak değişmezleriyle bir şiir yaratmıştır. İstanbul merkezli şiirin halk şiirinden uzak kalması entelektüel bir gereklilik gibi algılanmıştır. Bunun sebebi klasik şiirin Osmanlı topraklarında entelektüel edebiyatın elitist tercihlerle şekillenerek doğmuş olmasıdır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Bu anlayış, Arap ve İran edebiyatından gelme müşterek imaj sistemini, kendi hayal gücünün malı hâline getirerek mahallî ve millî karakter, yaşayışımızdan da renk, yankı ve zevk katarak kullanma gayreti olarak tanımlanabilir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Osmanlı Türkçesinin Eski Anadolu Türkçesinin yerini almaya başladığı XV. yüzyılın ikinci yarısı ve XVI. yüzyılın başlarında bazı şairler tarafından bilinçli bir şekilde başlatılan dilin sadeliğini koruma hareketidir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Aynî, Enderunlu Vâsıf, Keçeci-zâde İzzet Molla, Leylâ Hanım, Sünbül-zâde Vehbî, Pertev Paşa, Sürûrî, Şeref Hanım, Yenişehirli Avnî, Şeyhülislam Ârif Hikmet,
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
19. yüzyılın ilk yarısında nesir alanında klasik nesir anlayışının hem türler hem de dil açısından devam ettiği görülmektedir. Şair tezkirelerinden başlamak üzere tarihler, biyografik eserler, sözlük ve belagat türünde yazılan eserlerde dil açısından klasik nesrin sanatkârane üslubunun da devam ettiği görülmektedir. Nesir dilindeki sadeleşme ve değişmenin bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren çeşitli zorunluluklar ve değişen zihniyetin yarattığı yeni kültürel ve düşünsel ortamın etkisiyle ortaya çıktığını söylemek gerekir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Hâtimetü’l-eş’âr: Fatîn Efendi tarafından hazırlanan tezkirenin 1853 yılında tamamlandığı bilinmektedir. Eserde Sâlim Tezkiresi’nin bıraktığı 1721 yılından 1853 yılına kadar yetişen 672 şair hakkında bilgiler verilmiştir. Şinasi Fatîn Tezkîresi’ni 1863 yılında bazı değişiklikler yaparak özellikle dil açısından süslü ve ağır bölümlerini sadeleştirerek yayımlamıştır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
19. yüzyılın ilk yarısında vak’anüvis tarihçiliği geleneği devam etmiş, bu türde tarih kitapları yazılmıştır. Bu kitapların dili genellikle klasik nesir anlayışının takipçisidir. Bu yüzyılın başında hayatta olan 18. yüzyıl vak’anüvislerinden Mehmed Pertev Efendi 1807’deki vefatına kadar bu görevini sürdürmüştür. Mehmed Pertev Efendi’den sonra Ömer Âmir Bey bu görevi devralmış; ancak bu iki tarihçiden fihrist şeklinde ve birkaç defter hacminde notlar kalmıştır. Daha sonra ise Mütercim Âsım vak’anüvüslik görevine getirilmiştir. Ölünceye (1820) kadar bu görevini sürdüren Mütercim Âsım’ın eseri Tarih-i Âsım veya Vaka-i Selimiye isimleriyle tanınmıştır. 1791-1808 tarihleri arasındaki III. Selim devrinin olaylarını anlatan ve aydınlatan Tarih-i Âsım, zamanının basmakalıp, kuru ve ağır bir üslubuyla ve tenkidî bir biçimde yazılmıştır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Mütercim Âsım’dan sonra vak’anüvislik görevine getirilen Şânizâde Mehmed Ataullah Efendi, dil ve üslup açısından edebî bir tarz kullanmıştır. Şânizâde dönemi itibarıyla yeniçeri zorbalıklarını, Rum isyanlarını, toplumsal yapıda ve devlet kademelerindeki ahlaki yozlaşmaları eserinde yoğun olarak işlemiştir. Klasik İslam tarih yazım geleneğinin önemli bir hususiyeti olan şiirler üzerinden eleştiride bulunma usulünü de eserinde tercih etmiştir. Böylece ağır tenkitlerin, yeri geldiğinde üstü kapalı bir şekilde ifade edilebilmesi mümkün olmuştur.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Kelime anlamı ilave demektir. Bir eserin devamı olarak yazılan eserlere de zeyl denir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
19. yüzyılın ilk yarısında yazılan biyografi türündeki eserler, geleneğin devamı niteliğinde ve daha önce yazılan eserlere zeyl niteliği gösterirler. Genellikle klasik nesrin üslubunu sürdüren eserler devlet adamları, şeyhülislam ve diğer din büyüklerinin hayatları hakkında bilgiler veren önemli kaynaklar niteliğindedir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Bu dönemin biyografi yazarlarının başında Ahmed Rıf’at gelir ve Müstakim-zâde Süleyman Efendi’nin Osmanlı şeyhülislamlarını konu edinen Devhâtü’l-meşâyih’ine yazdığı zeylle ön plana çıkar. Yine Ahmed Rıf’at’ın hazırladığı Verdü’l-hadâ’ik Osman-zâde Tâ’ib’in Hadîkatü’l-vüzerâ adlı eserinin dördüncü zeylidir. Eserde 1809’dan 1863’e kadar geçen devrede görev yapan yirmi dört sadrazamın biyografisi verilmiştir. Ravzatü’l-azîziye ise Hz. Peygamber’in şeceresinden başlamak suretiyle dört halife ve on iki imam, İslam hükümdarları ve Osmanlı padişahlarının, sadrazamların, şeyhülislamların, kaptan paşaların ve Mısır hidivlerinin kısa biyografisini içerir. Eser, Yeniçeri Ocağının kaldırılışından 1866 yılına kadar devlet teşkilatının (mansıblar) geçirdiği değişimi ve mansıblara tayin edilen kişilerin bir cetvelini de ihtiva etmektedir. Ahmed Rıf’at diğer önemli biyografik eseri Devhatü’n-nukabâ’da 1495’ten başlayarak 1861 yılına kadar görev yapan nakîbü’l-eşrâfların hayat hikâyelerine yer verir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
19. yüzyılın ilk sefaretname müellifi Abdurrahim Muhib Efendi’dir. Fransa elçiliği sırasındaki izlenimlerini Küçük Sefaretnâme ve Büyük Sefaretnâme olarak adlandırdığı iki ayrı kitapta anlatmıştır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
19. yüzyılın başlarından itibaren bütün Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı’da da siyasal ve toplumsal olayların kültür ve sanatla ilişkisinin önceki devirlere nazaran yoğunluk ve zenginlik kazandığı görülür. Nesir türüne olan ilginin artması bu sürecin doğal bir yansımasıdır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Ahmet Hamid Tanpınar, Türk nesrindeki değişikliğin önce resmî dilde ve onun bir kolu gibi görünen gazete dilinde başladığını belirtir. Özellikle II. Mahmud’un kolayca anlaşılır, sade bir yazış tarzının taraftarı olduğunu belirten Tanpınar, yapılan yeniliklerle ilgili kamuoyunun görüşüne duyulan ihtiyacın sık sık çeşitli beyanname ve fermanlarla halka müracaat edilmesi sonucunu doğurduğunu bunun da kolay anlaşılır bir yazı dilini zorunlu kıldığını söyler. Bu devirde Babıâli’de yapılan memur ve bürokrat atamalarında daima sade, etraflı, açık bir ifade tarzına sahip olmanın bir meziyet sayıldığı bilinmektedir.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Tanzimat sonrasındaki edebiyatın üç ana eğilimde sürdüğü fark edilir: XVIII. asırdan devralınan mutedil bir değişim isteği ile hareket eden “mutavassıtlar”, Avrupai edebiyat kültürü ile doğrudan ilişki kurmayı başarmış ve roman, tiyatro gibi formlar yanında, şiirin yeni konu ve söyleyişlerini de nakletmeyi deneyen “mücedditler”, son olarak da mücedditlerin tercüme ve adapteler yoluyla şiire yeni bir mecra açma gayretini fazlasıyla “cezrî” bularak bunda edebî kültür adına bir tehdit sezen ve sanatını daha şarklı bir noktaya çekerek emniyete almaya çalışan “gelenekçiler”.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Sözlük karşılığı “bir orta yol tutturan” yahut “iki şey arasında aracılık eden” olsa da edebiyatımızda Batılılaşma gayretlerine paralel olarak beliren ve bir Doğu-Batı sentezinden yana olan edebiyatçıların ortak adıdır.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Leskofçalı Mustafa Galib Bey, Hersekli Ârif Hikmet Bey, Ruznâmçeci-zâde Mehmed Lebib Efendi, Mustafa İzzet Efendi , Osman Nûreddin Şems Efendi, Koniçeli Mûsâ Kâzım Bey, İsmâil Paşa-zâde İbrahim Hakkı Bey, Manastırlı Hoca Sâlih Nâili Efendi, Manastırlı Sâlih Fâik Bey , Abdülhamid Ziya Bey , İbrahim Hâlet Bey , Recâi-zâde Mehmed Celâl Bey, Mazlûm Paşa-zâde Memduh Fâik Bey , Niğdeli Deli Hikmet Bey, Nâmık Kemal Bey, Mustafa Refik Bey.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
Encümen-i Şuarâ’yı değerlendirmek için iki farklı yol takip edilebilir. Bunlardan ilkinde, encümeni belli bir edebî toplaşma olarak görmek mümkündür. Diğerinde ise mahfeli bir edebî toplaşma olarak görmek yerine, “mutavassıt” anlayışın küçük bir parçası saymak ve edebiyat kültüründeki değişmeye paralel olarak, bütün bir yenileşme tarihimiz boyunca, Batılılaşırken yerli özelliklerini de korumayı başaran, bir itidal arayışındaki isimlerin ortak adı olarak görmek de mümkündür.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
1. Encümen-i Şuarâ müdavimlerinin tanışıklıklarına ilk vesile, hemen hemen hepsinin ya soyunun ya doğum yerinin ya da memuriyetinin Rumeli ile bir alakasının bulunmasıdır. 2. Şairlerin mesleki kaderleri onları birbirlerine yaklaştırır. Büyük kısmı aynı meslekte, aynı büroda veya aynı amir idaresinde çalışmışlar; bu vesileyle kurdukları dostlukları encümenden önce başlayıp sonra da yıllarca sürmüştür. 3. İtikadi kıymetleri de encümen şairlerini birbirine yaklaştıran önemli etkenlerdendir. Dünyayı kavrayış ve yorumlayış pratikleri, yaşama ve tefekkür ediş alışkanlıkları birbirine benzeyen ediplerin aynı tarikat ve dergâhlarda buluşup tanışmaları yadırganmamalıdır. O dergâhlar ki bunların pek çoğunda dinî, fikrî, edebî hatta siyasi meseleler açıkça tartışılmakta ve bu yolla şairlerin tematik dünyası benzeşmektedir. 4. Encümen mensuplarının aşağı yukarı hepsi de aynı devlet büyükleri tarafından kollanır ve aynı konaklara devam ederler. Gerçi, ne konaklar eski hiyerarşinin azametini taşır ne de ricâl-i devlet şaire geleneğin gözüyle bakar ama, değişip çağa ayak uydurarak da olsa şair-devlet adamı münasebeti sürerken bir yandan da edipler aynı selamlık dairelerinde kaynaşma imkânı bulurlar. 5. Encümen müdavimlerinin sıkça uğradıkları kahvehane ve meyhaneler aynıdır. Yeni tanıştıkları şairleri de beraberlerinde buralara getirdikleri için, Encümen-i Şuarâ’nın parça parça, önce bu umumi yerlerde toplandıklarını söylemek mümkün.
Cevabın yayımlanmış cevapla uyuştu mu?
SIK SORULAN SORULAR
Bu derste 19 çoktan seçmeli, 3 görselli ve 176 kısa cevaplı soru bulunuyor. Her soru türü en fazla 25 soruluk sayfalara ayrılır.
Çoktan seçmeli ve görselli sorularda bir seçeneği işaretlediğinde doğru cevap gösterilir. Kısa cevaplı sorularda önce cevabını düşün, sonra kaynak cevabı açıp kendini değerlendir. Zorlandığın soruları yeniden çalışabilir, ilerlemeni aynı tarayıcıda sürdürebilirsin.
Hayır. Yılı ve sınav türü doğrulanabilen kayıtlarda bu bilgi soru kartında gösterilir. Arşiv, tüm yılların eksiksiz resmî sınav kitapçığı olarak değerlendirilmemelidir.